İçeriğe geç →

DATÇA: İKİ DENİZ ARASINDA

Datça Yarımadası, Türkiye’nin güneybatı ucunda, iki yanında iki kadim denizle bir dal gibi uzanır içlere. Ege ve Akdeniz yarımadanın en batı ucunda Türkiye’nin en güzel antik kentlerinden Knidos’ta birleşir. Kuzeyindeki Ege kıyıları daha sarptır, daha sık ormanlıdır. Güneyindeki Akdeniz kıyıları daha yumuşak bir eğimle iner aşağıya. Bu güney kıyıları geniş ovalar, küçük büklerle bezelidir batıya doğru.

YAZI: BÜLENT KALE / FOTOĞRAF: UMUT KAÇAR

Doğudan dağlık ve ormanlık ince uzun bir şeritle anakaraya bağlanır yarımada. Fakat bu şerit aşılması güç bir coğrafyadır, onu Anadolu’dan koparan bir engeldir daha çok. Yarımadayı anakaraya bağlayan ilk şose yol 1938’de açılır. Datça yüzyıllarca denizden kurar ilişkilerini. Denizden gidilip gelinir Datça’ya. Bu hal bir ada havası katar ona, hem korur Datça’yı, hem mahrum bırakır pek çok şeyden.

Marmaris’ten gelip Knidos’a devam eden yolla, ilçe merkezinden Körmen Limanı’na giden yol yarımadanın iki ana aksını oluşturuyor. Bu iki ana aksın kesiştiği çatıda eskiden yarımadanın idari merkezi olan Reşadiye yer alıyor. Konağı, meydanı, çınarı, camisi ve taş evleriyle eski, güzel bir mahalle Reşadiye. Eskiden Elaki’ymiş adı, 1908’de Sultan Reşad’ın tahta çıkışından sonra Reşadiye olarak değiştirilmiş. Cumhuriyetle beraber 1928’de Dadya adıyla ilçe yapılmış. 1933’te Datça olarak düzeltilmiş bu isim. 1947’de ilçe merkezi kıyıda birkaç depodan ibaret olan İskele’ye taşınmış ve iskeledeki o birkaç yapı zamanla bugünkü Datça’ya dönüşmüş.

Datça’dan Kargı koyuna giderken yol üzerinde denize kanolarıyla açılan iki kafadar. Karşıda Simi Adası.

Kasaba havasını hala koruyan Reşadiye’nin eski ismi Elaki’nin Ali Agaki isminden dönüştüğünü söylüyor kaynaklar. Girit’in fethinden (1669) sonra 1700’lü yılların başında Datça yarımadasının fetihte yararlılıklar gösteren Giritli Ali Agaki isminde birine “armağan” olarak verildiği, bu yüzden de bu şahsın ailesine Tuhfezadeler dendiği, “tuhfe”nin armağan demek olduğu da yazılı aynı kaynaklarda. O dönemde Girit’ten Datça’ya gönderilmek ne kadar armağandır, orasını bilmek zor elbette.

Datça’ya Giritli Ali Agaki’den 200 yıl kadar önce gelen Piri Reis 1521 tarihli eseri Kitabı Bahriye’de Dadya ismini anar ama yarımadada yaşayan insanlardan bahsetmez. Ondan yüz elli yıl sonra 1670’de Evliya Çelebi’nin de yolu düşer yarımadaya. Evliya Çelebi Daçça olarak bahseder yarımadanın doğu kısmından. Güney kıyılarında korsanların saldırısına uğrarlar ama Daççalılar “bir su bile vermezler” onlara. Kıyıdan kıyıdan giderek güç bela kendilerini Kirvasili’ye (Orhaniye-Marmaris) atarlar.

Reşadiye’deki tek kubbeli küçük cami Ali Agaki’nin torunlarından Tuhfezade Mehmet Halil Ağa tarafından 1856 yılında yaptırılmış. Caminin kitabesinde ailenin soyağacı da belirtiliyor, kitabeye göre Ali Giriti, caminin banisi Mehmet Halil Ağa’nın altı kuşak öncesinden atası oluyor. Profesör Tülay Artan, Datça’daki Tuhfezadeler üzerine yazdığı makalesinde her kuşağı 30 yıldan hesap ederek Giritli Ali Agaki’nin 1700’lerin başında Datça’ya gelişinin akla yatkın olduğunu söylüyor.

Ulaşımı zor olduğu için uzun yıllar tercih edilmeyen Datça’da şehir günden güne büyüyor.

Tuhfezadeler 1801’de küçük bir saraya benzeyen büyük bir konak yaptırıyorlar Reşadiye’de. Datçalılar Goca Ev diyor bu konağa, metinlerde Mehmet Ali Ağa Konağı olarak geçiyor. U biçimli konağın alt katında taş, üst katında ahşap malzeme kullanılmış. Avluya bakan kısım her iki katta da baştan sona revaklı bir sofayla çevrelenmiş. Bu revaklı avlu alt katta taş haliyle bir İtalyan havası veriyor yapıya, üst kattaki ahşap hali daha bir Osmanlı duruyor. Çok hafif kuzeybatıya bakan binanın batıdaki kolu daha uzun, rüzgarı kesiyor, özellikle de doğudaki kısa kolun ucunda üst katta yer alan baş odanın rüzgarını.

Konağın başodası 1831 yılına tarihlenen kalem işi süslemeleriyle dikkat çekiyor. Aslında konumuyla, kapısıyla, pencereleriyle, tasarımıyla da dikkat çekiyor ama mimar ya da sanat tarihçisi olmadığım için detayları tam ayırt edip size açıklayamıyorum. Süslemeler ve duvar resimleri için de çok fazla şey diyemem. Yalnızca Türkiye’deki başka örneklere göre çok daha iç açıcı renklerde, çok daha profesyonel olduklarını söyleyebilirim.

Başodadaki çizimlere bakarken, seki altında kapının hemen karşısında yer alan Topkapı Sarayı ve Ayasofya tasvirlerini ya da üçlü panelin ortasında yer alan Boğaz tasvirini kolayca tanıyoruz. Fakat Boğaz tasvirinin iki yanında kalan çizimleri çözmek o kadar kolay değil. Birisi bir Avrupa kasabasını andırıyor, diğeri bir çöl yerleşimini. Ben çöl tasvirini her iki ucunda kısmen görünen kaleleriyle o yıllarda Mısır Hidivi’nin saldırıları altında olan Akka ve Hayfa kalelerine benzettim. Kasaba tasviri de niye bilmem bana ortasından Çürük Su nehri akan Kırım şehri Bahçesaray’ı düşündürdü.

Yarımadanın kuzeyindeki tarihsel bir geçmişe de sahip olan Körmen Limanı.

Neden böyle düşündüm, bilmiyorum, Belki konağın son sakini Kırım Hanedanı soyundan Hidayet Şahingiray düşündürdü bunu bana. Başoda’yı ve kapısını bezeyen o güzelim Kırım mavisinden de olabilir. Belki de yöredeki evlerle, bölgedeki konaklarla hiçbir ilişkisi olmayan, civardaki güzel olan şeylerden çok daha başka duran güzelliğiydi buna sebep. Sanki uzaklardan bir saray sürgüne gönderilmiş de yol boyunca biraz boyutundan biraz şatafatından feragat ederek burada bir sarayın minyatür replikasını andıran bir konağa dönüşmüştü.

Mehmet Ali Ağa’nın kızı Münire Hanım’ın eşi Hidayet Şahingiray 1940’lı yıllarda ailenin son ferdi olarak ölünce konak satışa çıkarılmış. Birkaç kez el değiştirdikten sonra 2002 yılında ülkenin önde gelen koleksiyonerlerinden Mehmet Pir tarafından satın alınmış. Özenli bir restorasyon sürecinden sonra Konak ve bahçesi uygun düşen yerlerde Pir’in koleksiyonundan parçalarla bezenerek 2004 yılında Mehmet Ali Ağa Konağı adıyla otel olarak hizmet vermeye başlamış. Konaklamak nasıldır bilmiyorum ama bir müzeymişçesine gezmek, hem yapıyı hem de Pir’in koleksiyonundan parçaları görmek çok keyifliydi. Emeği geçenlere ve bize konağın kapısını açanlara sonsuz teşekkürler.

Yarımadada kitabesi olan ilk yapı bugün yıkıntı halinde olan 1796 tarihli Karaköy Camii. Yine Tuhfezadeler tarafından yaptırılmış fakat köyün içine değil Körmen Limanı’na giden yol üzerine yapılmış. Yarımadaya Tuhfezadeler tarafından yapılan ilk caminin Liman’ın bir kaç yüz metre yukarısında yer alması, beş yıl sonra Reşadiye’ye görkemli bir konağın yaptırılması dikkat çekiyor. İnsanın aklına Çeşme önlerinde yakılan Osmanlı Donanması’nın 1770’lerden itibaren Bodrum tersanelerinde yeniden yapılmaya başlanması geliyor. Sanki Bodrum’daki bu hareketlilik Körmen Limanı’nı da canlandırmış, Datça’daki Tuhfezadelerin kaderini de etkilemiş. Körmen Limanı’nda bugün büyük bir marina var ve Datça-Bodrum feribotları buradan işliyor.

Bugün otel olarak hizmet veren Mehmet Aliağa Konağı’nın avlusu.

Reşadiye kahvesi dışı beyaz kireç badanalı, doğramaları mavi boyalı, büyük pencereli, yüksek tavanlı, önü açık, aydınlık bir kahve. Çayı da güzel. Müşterileri her zaman hoşsohbet değil ama bazıları bazen çok hoşsohbet. Belediyeden emekli 64 yaşındaki Ömer Bircan hoşsohbet olanlardan. Onunla sohbetin nereye gideceği hiç belli olmuyor. Kendinizi birden hiç aklınıza gelmeyen bir konuyu konuşurken bulabiliyorsunuz

Ben, mesela, kahvedeki sohbetimizde kendimi Reşadiye’de damların nasıl yapıldığını konuşurken buluyorum onunla. Öyle anlatıyor ki, sanki kahvede oturmuş birlikte Reşadiye’de bir evin damını kapatıyoruz. Önce düverleri (kiriş) diziyor, üzerini çığlarla (kamış) örtüyor, üzerine safranları (deniz yosunu) yayıyor, üzerine önce normal, sonra geren toprak atıyor, ardından iyice bastırıyoruz. Yetmiyor, önceki kışın şiddetine göre her sene bir iki teneke daha geren toprak getirip bastırarak damı tahkim ediyoruz. Bunun için her sene kalkıyor, su geçirmeyen ağır, killi bir toprak olan geren toprağı almaya Hızırşah köyünün mezarlık mevkiine gidiyoruz.

Bir ara Goca Ev’in kemerleri kapatılan sofalarının kapalı sinema salonu, bahçesinin açık hava sineması olarak kullanıldığı günleri konuşurken yüzmeyi nerede öğrendiğini soruyorum. Harman sonu şenliklerini anlatıyor “Çocukken harmandan sonra kadınlar, erkekler, çocuklar, eşekler, öküzler, hep beraber Çomarlık üzerinden Burgaz’a iner, akşam kadar denize girer, yer içer eğlenirdik.” Denizle ilk orada tanışmış ama yüzmeyi asıl 19 Mayıs törenlerinde okuldan ağabeyleriyle İskele’deki kayalıklardan suya atlayarak öğrenmiş.

Yarımadanın ancak denizden ulaşılabilen küçük koylarında balıkçılara ait küçük kulübeler ve iskeleler görmek mümkün.

Burgaz, ilçe merkezinin birkaç kilometre kuzeybatısında kalan bir ören yeri. Koruma altında olduğu için büyüyen şehrin gazabından bir nebze kurtulmuş. Datça’da sabah yürüyüşü yapmak için ideal rotalardan. Datça ne kadar büyüse de hala küçük bir şehir. Kısa bir yürüyüşle sahile kırlara ormanlara çıkmak mümkün.

Ben bir sabah erkenden tarla kuşları ve kekik kokuları eşliğinde Uzunazmak’a kadar yürüdüm. Bircan’ın bahsettiği, harman sonu şenlikleri için inilen yer muhtemelen bu azmak ağzıydı. Su kenarında bir balıkçı elinde serpme ağla bekliyordu. Suyun her sene böyle akmadığını söyledi. Bana kıyıdan 10 metre ileride kıpır kıpır ışıldayan sarpaları gösterdi. Sonra güneşi, rüzgarı kontrol eder gibi çok kısa ufka baktı. “Deniz çok durgun ama, gelmezler” dedi “Ah azıcık dalga olsa!”

İyi ki dalga yoktu! Bu sayede bir nisan sabahı bir antik kentin duvarlarından kopan büyük kesme taşlar arasından kısa da olsa denize girebildim. Böyle şeyler hoşuma gidiyor benim, bu bin yıllık taşların arasında yüzmek, avare yürümek, üzerlerine oturup nefeslenmek, bazen birkaç sayfa bir şey okumak, birkaç cümle not almak aramızdaki mesafeyi azaltıyor, beni onların bir parçası, devamı yapıyor.

Kızlan Köyü’nden Mustafa Acar emekli olduğu Aktur işletmesi içindeki çadırının önünde köpeği Boyka’yla şakalaşıyor.

Bu sularında yüzdüğüm antik kentin eski Knidos olduğunu söyleyenler var. Knidos’un yalnızca yarımadanın uç noktasındaki antik kent olmadığını tüm yarımada olduğunu söyleyenler var. Az önce bahsettiğim Uzunazmak’ın Dadia Çayı, bu yerleşimin Dadia olduğunu, Datça adının buradan geldiğini söyleyenler var. Konuya hakim olmayınca insana hepsi makul geliyor ama bazen bilmek de yetmiyor. Arkeolojide bir ihtimali elemek bazen uzun yıllar alabiliyor.

Burgaz’ın yerleşime kapalı olması Datça ilçe merkezinin Reşadiye’ye doğru çıkışını hızlandırmış. Ömer Bircan’ın bahsettiği Çomarlık mevkiinin adını şimdi Datça’nın en yukarıdaki caddelerinden birinin tabelasında okuyoruz. Çomarlık aynı zamanda Datça’nın mezarlığının da bulunduğu cadde. Bu mezarlıkta adı artık Datça’yla özdeşleşmiş büyük bir şair yatıyor.

Sevdiklerinizin mezarlarını sık sık ziyaret edenlerden misiniz, ya da mezarlıklarda yürümeyi sevenlerden? Ben birincisi pek sayılmam, ikincisi bayağı sayılırım. Mezarlıklar bana hep şehrin ortasında büyük, yeşil birer şehir parkı gibi gelirler. Hem şehir hakkında da çok şey söylerler. Datça mezarlığı büyük değil, şehrin ortasında da değil, hatta yeşil de sayılmaz ama pek konuşkan. İnsanların mezarlara eklediği küçük detaylar Datça’da yaşamış insanlar hakkında öyle güzel hikayeler söylüyor ki, değme sohbette bulamazsınız.

Knidos sırtlarından Datçalıların Dallampa dedikleri iri yapraklı papatyalar ve 1931 yılında inşa edilen Deveboynu feneri.

“Mekanı Datça olanların” yattığı bu küçük mezarlığın bir yerinde de Şair Can Yücel’le ressam Güler Yücel yatıyor. Can Yücel’in beyaz mermerden sade mezar taşının aynası güne bakıyor, üzerindeki kıvrım kıvrım su oluğu Güler Yücel’in yılan figürlerine, keçilerinin boynuzlarına benziyor. Yanı başında Güler Yücel’in çevresi çakıl taşları ve kır çiçekleriyle bezenmiş mezarı bir Yörük kadınının yer yatağını andırıyor. Bu iki insan 1989 yılında bir gün Eski Datça’dan bir ev alarak Datçalıların arasına karıştılar. Datçalılarla birlikte yaşayıp Datça’yı şiire ve resme kattılar. Datça bugün onların ismiyle de anılıyor.

Bugün Eski Datça yarımadanın en çok ziyaret edilen yerlerinden ama Yücellerin ev alıp yerleştiği o sessiz, sakin eski Rum köyü değil artık. Daha turistik, daha kalabalık. O zamanki evlerin çoğu işyeri, otel olmuş ve sanki köyün o dar yollarından bazıları biraz genişlemiş, taş evlerine yeni taş evler eklenmiş. Yine de o zamanki halinden bir şeyler kalmış. Hala serin, hala gölgeli. İnsanların Datça’nın rüzgarından ve güneşinden kaçabileceği bir sığınak edasını hala muhafaza ediyor.

Eğer Datça’da Mehmet Ali Ağa Konağı’ndan başka konak gördün mü, diye sorsalar, evet, derdim, Çeşmeköy’de gördüm. Fakat bir ağa konağından çok bir hükümet konağına benziyordu. Hatta tüm Datça’da hükümet konağına benzeyen tek yapıydı. Çeşme köy meydanına birkaç metre yukarıdan bakan, merdivenlerle çıkılan üçgen alınlıklı bir eski ilkokuldu bu. Bazı yerlerde Rum ustalar tarafından 1928’de yapıldığı yazıyor.

Reşadiye’nin ferah ve aydınlık taş kahvesi geçirdiği bol çimentolu tadilata rağmen civardaki uğramaya değer mekanlardan.

Çeşmeköy bugün Cumalı köyüne bağlı bir mahalle ama meydanı, meydanının ortasında çeşmesi, çeperinde kahvesi, yukarısında hükümet konağına benzeyen bu eski ilkokuluyla civarda gördüğüm en düzenli yerleşimdi. Meydandaki kahvede oturup çay içtiğimiz muhtar Semih Çukadar binanın 1933’ten itibaren ilkokul olarak kullanıldığını civardaki köylerin tüm çocuklarının bu okulda okuduğunu söylüyor.

Bina çok eski değil ama 1928 yılında buraya böyle bir bina yapılması için bir neden bulmak zor. Belki 1908’de İkinci Meşrutiyet’in ilanından sonra yapılmış olabilir. İkinci Meşrutiyet’ten sonra ülkede bir özgürlük havası esmiş, insanlar tatlı bir ümide kapılmışlardı. Bu konak o ümidin eseri olabilir. Çünkü Datça 1911’de Reşadiye ve Süleymaniye nahiyesi olarak iki idari birim ayrılmıştı. Kısa sürdü ama o kısa sürede Çeşmeköy Süleymaniye nahiyesinin merkezi oldu.

Datça’da bu ikilik aslında binlerce yıldır var. Antik yerleşimler Burgaz ve Knidos tartışması da buna benziyor. Piri Reis 1520’de buraları Dadya ve Bedye adlı iki kariye olarak geçer haritasına. Yöreye 1670 yılında gelen Evliya Çelebi Daçça ve Beççe kıyılarından bahseder. 1911’de kısa süreli de olsa Süleymaniye ve Reşadiye nahiyeleri kurulur. Günümüzde ise Datça ve Betçe isimleri hala geçer akçe. Yarımadanın en büyük yükseltisi Kocadağ’ın batısındaki topraklara hala Betçe deniyor Datça’da. Onlar da Datça derken Kocadağ’ın doğusunu kast ediyorlar.

Knidos yakınlarında küçük güzel bir koy olan Gıyrap Koyu’na yukarıdan bir bakış.

Biz meydandaki bu eski ilkokula girdiğimizde içeride Halk Eğitim’in Dont testisi kursu vardı. İsim Fethiye’nin Dont köyünden geliyor. Ortasında bir soba, tavanında kırlangıç yuvaları olan geniş, yüksek, aydınlık bir sınıfta kadınlar üzerine muşamba serdikleri küçük ilkokul sıralarında Dont testisi çamurundan farklı heykelcikler yapıyordu.

Şebnem Çaylan 15 yıldır Datça’da yaşayan bir seramik sanatçısı. Eğitmenliğini üstlendiği kursun ekimde başladığını, haziranda biteceğini, ortaya çıkan işlerin ilçe merkezinde sergileneceğini anlatıyor. Öğrenciler hep Datça’ya sonradan yerleşen büyükşehirli kadınlardı. Datçalı kadınların bu tür kurslara ilgisini sorduğumda “Başlangıçta onlar da oluyor aramızda” diyor “ama sonra işler güçler derken birer birer bırakmak zorunda kalıyorlar.”

Datçalı kadınlar çalışıyorlardı. Hızırşah köyünde Havva Görgülü mutfaktaki tezgahında ipek dokuyordu. Mesudiye köyünde Kadriye Duran Döşeme mevkiindeki bahçesinde arılarını ilaçlıyordu. Sındı köyünde Nafiye Usul evinin avlusunda kapari filizi turşusu kuruyordu. Yakaköy’de Sevgi Oruç Pilavcı Boğazı mevkiindeki bahçesinde bademlerin alt kısmındaki dalları buduyordu. Reşadiye’de Nesibe Yılmaz Cuma sabahları kurulan Kadın Emeği Pazarı’nda satmak için evinde katmer, gözleme, tepitme yapıyordu. Karaköy’den Behiye Çimen Datça’da Cumartesi pazarındaki tezgahta köyünde yetiştirdiği ürünleri satıyordu.

Eski bir Rum köyü olan Eski Datça bir köyden çok bir eğlence merkezine benziyor giderek.

Datça’da kadınlar çalışıyorlardı ve ben Datça’nın bahçelerinde, evlerinde, sokaklarında karşılaştığım bu çalışkan, neşeli kadınların vakit bulup o kurslara devam edebilseler, Datça’ya yerleşmiş büyükşehirli kadınlarla o ortamlarda karşılaşsalar, bizim büyükşehirlerde artık bulamadığımız bu sanatçı eğitmenlerle birlikte çalışsalar, o çamurlardan kim bilir ne görülmedik figürler, ne akla gelmez biçimler yaratacaklardı, merak ediyordum.

Datçalılar cumhuriyetin ilk yıllarında palamut satıyor, dağlardaki delice zeytinleri aşılıyorlardı. Sonra palamutları kesip tütün ektiler, ardından tütünü söküp badem diktiler. Şimdi de bademleri kesip konut yapıyorlar. Daha doğrusu onlar arazilerini, bahçelerini satıyorlar. Birileri oralara konut yapıyor. Büyükşehirlerden gelip gayrimenkul alan ve yaz kış Datça’da yaşayan hatırı sayılır bir nüfus var ilçede ve bu nüfus gün gün daha da büyüyor.

Yakaköy’ün Çömlekçi mevkiinde Erdoğan Sarma’nın bir badem bahçesine kurduğu heykel atölyesinde konuşuyoruz. Daha doğrusu Erdoğan Hoca’yla fotoğrafçı arkadaşım Umut Kaçar konuşuyor. Umut Gümüşhaneli, Erdoğan Hoca askerlik hizmetini Bayburt’un bir köyünde öğretmen olarak yapmış. Aralarında güneşli, dağlı, dereli, atlı, çaylı, köy ekmekli tatlı bir sohbet dönüyor.

Datça’nın 10 km kadar doğusunda kalan Gebekum sahili oluşumu milyonlarca yıl almış bir fosil kumulu.

Atölye güneye bakan bir bahçenin en üst noktasından yine güneye bakıyor. Sırtını bahçe duvarına vermiş, yüksek tavanlı, geniş aydınlık atölyenin ortasında bir şövale, şövalede bir tuval, yanındaki alçak masada dağınık boya tüpleri var. Atölyenin neredeyse tümden cam olan güney cephesinin önünde sık badem ağaçları yükseliyor.

Ben bir sergi salonun andıran atölyedeki taş, ahşap, bronz heykellere, sentetik malzemeden insan figürlerine, tablolara bakıyorum. Yanımdaki sohbette, genç bir adam ücra bir köye gidiyor, bir sala biniyor, bir dere aşıyor, rahmet yağıyor, ıslanıyor, bir köy odasında soyunuyor, bir sobanın başına tünüyor, bir yün yatakta uyuyor, rüyasında balıklar, vapurlar, martılar görüyor, uyanıyor, karşısında sarı kara çilli çocuklar buluyor, öğretiyor, öğreniyor, birlikte top oynuyorlar.

Hikaye bu minvalde akıyordu, ben bahçedeki ağaçlara bakıp dalmıştım herhalde. O gün güneş yoktu, güneş olsa nasıl olurdu diye düşünüyordum herhalde. Tam hatırlamıyorum. Sohbet tekrar kulağıma çalındığında hikaye değişmişti, bu sefer aslanlı bir Knidos hikayesi dönüyordu.

Bir adam, Fuat Kökek, Palamütbükü’nde yaşıyor, seramik sanatçısı, Datça’ya ilk gelenlerden. 1858’te Knidos’a gelip Aslanlı Burun’daki aslan heykelini alıp götüren İngilizlere öfkeli. Bir gün British Museum’da sergilenen Knidos Aslanı’nı yerine koymaya karar veriyor. Bundan yirmi küsur yıl önce oluyor bu.

Datça’nın güneyinde sessiz sakin bir koy olan Kargı’nın girişindeki şapel hala ayakta.

Köylüleri örgütlüyor, hep birlikte çalışıp aynı boyutlarda strafordan bir Aslan heykeli yapıyor, boyuyor, bir tekneye sarıyorlar. Ve bir akşamüstü tüm köy teknelere doluşup hep birlikte Aslanlı Burun’a gidiyorlar.

Önce tekneye yüklenen aslanı çözüp halatlarla yukarı çekiyor, orijinal kaidesine yerleştiriyorlar. Sonra kutlamalar başlıyor, Marcello ve Che posterleri çıkıyor. Davullar zurnalar çalınıyor, Zeybekler dönülüyor. Teknelerde masalar kuruluyor. Bardaklar çınılıyor. Bağrışmalar, gülüşmeler, kahkahalar. Neşe bir yunus balığı gibi dalıp çıkıyor teknelerin arasında. Güneş tatlı bir kızıla boyuyor herkesi.

İşte böyle oluyor Datçalıların Knidos Aslanı’nı yeniden Aslanlı Burun’a yerleştirmesi, eteğinde teknelerle piknik yapıp eğlenmesi.

* Metnin çok yakın bir versiyonu ve fotoğraflar Atlas dergisinin Haziran 2022 sayısında yayımlanmıştır.

Kategori: Datça Hikaye