İçeriğe geç →

Geyikli Yurt’tan Yarık Dağı’na

Geyikli Yurt’tan Yarık Dağı’na

Dolunay, yurdun tepesindeki açıklıktan içeriye doluyor. Aykut, Anna, Umut, ben, hatta Mars, hepimiz gümüş rengi bir gecedeyiz, çadırın içi mis gibi kekik kokuyor.

Yazı: Ayşegül Çelik / Fotoğraflar: Umut Kaçar

Aykut bu koskoca yapıyı nasıl inşa ettiğini anlatırken biz hayretle odayı süzüyoruz. Ahşap karkasın parçalarını, onu saran metrelerce kumaşı, dolgu malzemelerini… Herşeyi buraya tek başına getirmiş. Bunların hepsi, anayoldan vadiye bağlanan dar patikayı, yokuşun sonundaki küçük dere yatağını tek kişinin omuzunda geçmiş. Bunca parça birleştirilip bir yapı olarak ayağa dikildiği halde görünürde bir tek inşaat izi bile yok. Ne dağılmış paslı demirler, çimento artıkları, ne plastik atıklar… Yurt çadırı, koskoca ahşap gövdesinin üstünde öylece belirivermiş gibi. O da, Aykut gibi buranın bir parçası olup çıkmış.

Kulak kesilip dinliyorum, ateşin çıtırtısı bir de çadır bezinde gezinen rüzgar… Başka ses yok. Aykut’un bir geyik figürü oyduğu ahşap kapıyı aralayıp dışarı çıkıyoruz, burası gece göğünün ortasına açılıyor. Yarık Dağı’nın karanlık silueti, dolunayın ışığında daha da belirgin.

Az sonra kısa, kesik bir ses geliyor karanlıktan, yanıbaşımızdan. Gülümsüyor Aykut; “Tilki bu” diyor, “Mars’ın arkadaşı. Onu çağırıyor.” Ses bir daha yinelenince acele etmeden yerinden kalkıyor Mars, neredeyse görünmez adımlarla, patikadan karanlığa karışıyor.

Aykut, çocukluğundan beri tırmanış yapıyor. Yarık Dağı’na da ilk kez tırmanış için gelmiş, sonra karavanını satıp küçük bir arazi almış buradan, heybesinden çıkardığı kazmayı toprağa ilk vuruşu böyle.

”Ben ustam derim, İzmir’in Bozdağ’ında Veysi’yle tanıştım. Doğada, kendi yaptığı yurtta yaşıyordu. Yurt hakkında o zamana kadar bir şey bilmiyordum. Veysi’yle arkadaş olduk, bir müddet onunla yaşadım, beraber birçok yurt yaptık. Yurdun gerisinde derin bir anlayış, bir felsefe var. Döngüselliği, doğaya karışması, göğe duyulan saygı, aile birliği… Bunlar beni değiştirdi. Daha o zaman, bir gün kendi yurdumu yapacağımı biliyordum. 

Araziyi aldığımda, önce küçük bir branda kurmuştum, Mars’la birlikte bir süre orada yaşadık. Mars, kurtarılmış bir yavrudur. Doğada yaşamak bir yolculuk. Bu yurdu yaparken aslında kendimi inşa etmeye başladığımı biliyordum. Yurt, bir yıl içinde tamamlandı ama kendim için aynı şeyi söyleyemem, benim için süreç devam ediyor.”

Güneşin ilk ışıkları Yarık Dağı’nın eteklerine yayılırken, biz güne çoktan başlamıştık. Anna yogasını bitirmiş, Aykut badem ağacının altındaki sofraya çayları koyuyordu. Umut’un dün çektiği fotoğraflara bakarken hepimiz heyecanlanıyoruz. Birazdan vadiyi yürümeye başlayacağız. İki günlük bir yol planımız var. Yarık Dağı coğrafyasında yaşayan ama birbirini tanımayan insanlarla buluşacağımız bir gezi olacak bu.

1. Durak: Kanyon

Yürüyüş rotamızın başlangıcına Sakura’yla yani Aykut’un minibüsüyle gideceğiz. Ön koltukta Mars var, herkesten önce yerini kapmış bile. Anna arkadan bisikletiyle gelecek. Sakura, hareket ederken Mars kafasını çıkarıp rüzgarı koklamaya başlıyor.

Kısa bir yolculukla, vadinin en güzel rotalarından ‘Can Baba’ya geliyoruz. Aykut’un arkadaşı Ömer, profesyonel bir tırmanıcı. Bizi parkurun başında bekliyor, hedefte bir kaya tırmanışı var. Üçü hazırlıklarını tamamlıyorlar; Anna emniyeti alıyor, Aykut lider tırmanacak. Değişik formlardaki kayaçların oluşturduğu büyük bir yarığın karşısındayız. Dağın en zor hatlarından biri bu. Tırmanıcılar hazırlanırken biz de, vadiyi keşfetmek, biraz daha fotoğraf çekmek için sakız çalılarının arasına dalıyoruz. Dev çamların yükseldiği bir yere açılıyor sakızlık. Daha birkaç adım atmışken tırmanış hattından gelen sesler duyuyoruz: “Mamaaaa, mamaaaa…”

Bir çırpıda kayalığa geri dönüyoruz. Burada, tırmanış yarığının alt kısmında, iki küçük Fransız çocuk var, ikisi de kafalarını kaldırmış, yukarıya bakıyorlar. Önce tırmanıştaki Aykut ve Anna’yı seyrettiklerini sanıyoruz ama birden yarığın diğer tarafından iki Fransız kadın yükseliyor kayalarda. Çocuklar yeniden haykırıyorlar: “Mamaa!” Tırmanıştaki kadınların çocukları bunlar, annelerini beklerken, aşağıda başka büyüklerle oyun oynuyorlar. Kadınlar ne zaman zorlansa tezahürata başlıyor, güçlük atlatılıp yeni harekete geçilince, kaldıkları yerden oyunlarına dönüyorlar. Yarılmış kayalar, ipler, tırmanış… Belli ki son derece olağan şeyler hayatlarında. Aykut da, “Tırmanış, benim için doğal bir şey” dememiş miydi?

“Benim için aslolan doğada olmak, tırmanış bunun yollarından biri. Limitlerimi zorlamayı seviyorum; o heyecan beni canlı tutuyor. Ama hırslı biri değilim, farklı zirvelere ulaşmak gibi bir hayalim yok. Doğada olmak benim için yeterli.”

Kısa tırmanıştan sonra vadinin kuzey yamacına geçiyoruz. Burada, çam ağaçlarının altında arıcı barınakları var. Yüksek tepelerin çevrelediği bu alan, rüzgardan korunaklı doğal bir sığınak arılar için. Bitki çeşitliliğiyse inanılmaz. İlkbaharla birlikte vadi tabanında ve yamaçlarda açan kekik, laden, adaçayı ve sayısız yabani çiçek, kesintisiz bir nektar döngüsü yaratıyor. Yerleşime tamamen kapalı bu alanda, yol veya elektrik yok. Dağın doğal yapısı, arıcılığı kendiliğinden besliyor. Bölgenin yaygın üretimi kekik balı. Yoğun aromalı, kıvamlı, koyu renk bir bal bu, besin değeri de yüksek.

Datça’nın artan kuraklığı bu alan için de büyük risk oluşturuyor. Çünkü susuz kalan bitkilerin çiçek süresi kısalıyor, bu da arılar için açlık demek. Kuraklık herşeyi olduğu gibi arıcılığı da tehdit ediyor.

 2. Durak: Şarkılarla, oyunlarla, atölyelerle: Çocuklar

Yüksek çamların arasından geçip Yarık Dağı’nın güney yamacına, Onur’la tanışmaya gidiyoruz. Onur, Feride, İlker ve Hüseyin yani: Rampapa. Datça’nın en çok tanınan gruplarından biri. Balkan ve etnik ağırlıklı müzik yapıyorlar. Şarkılarını festivallerde, düğünlerde, zaman zaman da sokaklarda çalıyorlar. Sadece Datça’da değil, bütün bölgede dinlenen bir grup Rampapa.

Onur’un evine yaklaşırken bizi neşeli ezgiler, buna eşlik eden çocuk sesleri karşılıyor. Sümeyra ve Feride’nin çocukları bunlar. Hepimizi gülümsüyoruz, vadinin içinde bir de şarkı söyleyen çocuklara denk gelmek çok hoşumuza gidiyor.

Datça’da, çocuklarla çalışan çok insan var. Onlardan biri de Özge ama onun yolu farklı. Azalan su kaynakları ve kuraklık konusunda farkındalık yaratmak için sanat atölyeleri düzenliyor Özge. Çocuklar, birarada hikaye anlatıyor, resim yapıyor, çözüm için akıl yürütüyorlar. Yarık Dağı Vadisi’nde, tarihi su sarnıçları var, Özge, çocuklar için bir gezi düzenlemişti buraya. Yaşadıkları yeri anlamalarını, etraflarını saran farklı hayatlarla bağ kurmalarını amaçlayan bir gezi. Suyun değerini her fırsatta anlatmak gerekiyor, çünkü Datça aslında kuraklığı yaşamaya başladı bile.

Son yıllarda yağışlar düzensiz, yeraltı su seviyeleri düşük. Oysa aldığı göçler ve artan turizm baskısı, suyu her geçen gün daha gerekli ve zor ulaşılır hale getiriyor. Datça’da korunması gereken bir yaşam kaynağı su. Ömer ve Aykut, geleneksel yöntemlerle yağmur suyu hasadı yapıp doğanın verdiği suyu tutuyorlar. Kazdıkları kuyularda biriken suyu, yıl boyunca azar azar kullanıyorlar. Herşey ihtiyaç kadar, kimse fazlasına sahip olmak istemiyor. Doğayla çatışmadan, ona ayak uydurarak yaşamanın mümkün olduğuna dair bir örnek daha.

3. Durak: Badem Bahçesi

Bölgenin en önemli geçim kaynağı olan zeytin ve badem susuz üretiliyor. Datça’yı Datça yapan siluetin içinde bu iki ağaç, baş rolde. Kök salmanın ve sabrın sessiz temsilcileri…

Bu kez yolumuzu Hızırşah’a, bir badem bahçesine çeviriyoruz.

Yasin, Amerika’da tarım ekonomisi ve organik tarım yetiştiriciliği eğitimi almış bir üretici. 2000’lerin başında Nurlu ve Akbadem ile başlamış serüvene. O yıllarda Datça bademciliği üzerine fazla çalışma olmadığından, kendi araştırmasını kendi yapmış. Hangi tür hangi türü tozluyor, hangi türler arasında döllenme oluyor; sahada deneyerek bulmuş. İzole bahçelere ihtiyacı olunca, Yarık Dağı’nda güneyine, Hızırşah tepelerine çevirmiş yolunu. Yasin’in buradaki bademliği, bembeyaz çiçeklerini giymiş, bizi bekliyor.

Bütün yarımadada susuz tarım yapılır. Bu çok kıymetli bir tarım yöntemidir.” Diyor Yasin. O da söze susuzlukla başlamak istiyor. “

“Sadece bademde değil, zeytinde de susuz tarım yapılır. Bu ağaçlar neme ulaşabilmek için çok derine kök salar. Buraya 4-5 ay yağmur düşmediği olur, bizim ağaçlarımız erken çiçek açar. Bu muazzam bir döngüdür!”

Şubat ayının ortası, güneş kaybolurken soğuk iyice hissediliyor. Bembeyaz badem çiçeklerinin arasından göz ucuyla bakıyorum: Yarık Dağı’nın gölgesi yanıbaşımızda.

Yeniden vadiye dönüp geceleyeceğimiz Base Camp’e doğru yol alıyoruz. Bölge  yapılaşmaya tamamen kapalı, konaklayabileceğimiz tek yer bu kamping. Buraya da zor bir araç yolu veya zor bir tırmanışla ulaşabiliyorsunuz.

4. Durak: Base Camp

Base Camp, ormanın vadiyle buluştuğu derin bir noktada. Ulusal ve uluslararası tırmanışçılar, konaklama için burayı tercih ediyor. Tırmanış rotalarına yakınlığı önemli; ancak burayı asıl cazip kılan, etrafındaki doğal doku ve vahşi sessizlik. Kampingin işletmecisi Hüseyin abi, gülümseyerek karşılıyor bizi, dinlenebileceğimiz, sakin bir gece önümüzde.

İkinci güne yine çok erken saatlerde, Aykut önderliğinde dağın derinlerine doğru yürüyerek başlıyoruz. Buranın bir başka sakini İdris ile buluşacağız. Oduncuların kullandığı bir güzergâhtan, yol kenarına sıra sıra dizilmiş kütüklerin arasından geçiyoruz. Rotamız Mesudiye’ye doğru. Güneş yükselirken Aykut bizi ormanın içine kıvrılan dar bir patikaya çekiyor, kısa bir yükselişin ardından, buluşma noktasına geliyoruz.

5. Durak: İdris

İdris bir özel eğitim öğretmeni. Fakat iki büyük heyecan verici alanı daha var: edebiyat ve koşu. Ultra maraton koşuyor. Ormandaki dikenli, dar patikalar onun antrenman alanı. Her zamanki gibi gün doğmadan yola çıktığı için, buluştuğumuzda on beş kilometrelik bir parkurun sonundaydı. Neredeyse her gün, Datça çevresindeki benzer hatları koşuyor. Antrenmanlarına ve disipline önem veriyor İdris, yakın zamanda Pamirler’deki Lenin Zirvesi’ne bir tırmanış planlıyor. Fakat onun dağla olan ilişkisinde belirleyici olan spor değil. Bedenini, zihnini uzun yolculuklara hazırlayan İdris, dağ ile bir dostluk yürütüyor. 

“Çoğu sabah 5.00’te uyanırım; şafak henüz sökmemiştir. Tanyerinde horozlar öter. Önce yıldızlara bakarım, sonra dağa. Yaka Köyü’nün üzerindeki Garipçe Dağı, sanki beni çağırır. Herkes Datça’yı deniziyle anar. Benim için Datça dağdır; deniz, dağın eteklerine sarılmıştır sadece. Bazı sabahlar uyku tutmaz, saat 4’te kalkar Palamutbükü’nden Datça’ya, 25 kilometrelik patikayı koşarım. Dağın ruhuyla benim ruhum birbirine değer, fısıldaşırlar. Ben ona Ağrı’nın, Süphan’ın, Cilo’nun, Allahuekber’in hikâyelerini anlatırım. Belki aramızdaki bağ, dağlarla çevrili bir coğrafyada doğmuş olmanın verdiği aidiyet duygusundan geliyor.”

6. Durak: Yaşayan Dağ 

İdris’ten ayrıldığımızda güneş yükselmişti. Çamlar arasında oyun oynayan ışığın peşine düştük. Az sonra karşı yamaçta büyük bir keçi ağılı ortaya çıktı, burada durmuş, bizi bekliyor gibi, tepeden bakıyor. Bir mağaranın yanında, kayaya yaslanmış, dağın kıvrımlarına yerleşmiş bu ağıl, vadinin en eski tanıklarından biri.

Datça, keçileriyle de ünlü bir coğrafya. Genellikle geçim kaynağı olarak görülseler de, dağın hayatındaki önemi bambaşka. Patikaları açan, bitki örtüsünü dönüştüren onlar. Yarık Dağı’nın sert ve bereketli toprağında, yamaçlarda, düzlüklerde her yerde keçiler var. Bu kadar canlı bir dağın bu kadar sessiz olması bizi sürekli şaşırtıyor. Buradaki kayalık yamaçlar, dar kanyonlar, küçük patikalar, doğal yaşam için güvenli bir sığınak. Henüz.

Biliyoruz ki, geceleri dağın ritmi değişiyor. Kanyondan yaban domuzları geçiyor, patikalarda tilkiler, kaya diplerinde porsuklar, sansarlar ortaya çıkıyor. Yüksekteki kayalarda kartallar ve şahinler var. Çoğunu sadece bir iz ya da ani bir sessizlikle hissedebiliyoruz. Azıcık bile görünür olmaları, ödeyemeyecekleri bir bedel demek, bunu öğrenmişler. Ormanın en sık, en zor bölgelerinde bile boş av fişekleri görmüştük.  Yaban hayat, insanla mesafesini koruyor.

“Direncini buna borçludur belki?” diye bir soru geliyor aklımıza. Çünkü avcılık, su kıtlığı ve yaşam alanındaki daralma, bu sessiz yaşamın kırılganlığını artırsa da, Yarık Dağı’nın canlıları hâlâ buradalar, hâlâ nefes almaya devam ediyorlar.

7. Durak: Dünya

Yürüyüşümüzün ikinci günündeyiz, İdris’le buluşmamızın ardından defne yaprağı hasadı yapacak bir grupla buluşacağız. Onları beklemek için Hızırşah Piknik Alanı’na gidiyoruz.

Beklediklerimizden biri Dünya, o çoktan gelmiş bile, iri kıyım birkaç sokak köpeğiyle oynuyor. Fakat birden bakımlı, küçük bir köpek karışıyor araya. Dünya tanıyor, evden kaçmış bu küçük, sahibi sosyal medyada onu arıyor. Hızırşah muhtarına telefon edip anlatıyorum, köpeğin sahibini tanıyormuş, almaya gelecek. Bu sırada Sakura’da uyuklayan Mars’ın uyandığını, birkaç kez havladıktan sonra açık camdan atlayıp Dünya’ya doğru koştuğunu görüyoruz. “Doğru ya”!” diyorum. Bir yıl önce Mars da kaybolmuş ve yine Dünya bulmuştu onu. Aykut, Dünya, Mars ve ben aslında o zamandan tanışıyoruz. Umut gülümsüyor, “Yarık Dağı” diyor, “herkesi birbirine incelikle bağlıyor.”

Dünya’nın hikayesi de başka…

“Almanya’da büyüdüm, 10 yıl oluyor, ailemle birlikte bu dağın eteğine yerleştik. Ne yazık ki Datça’da hayvanların durumu iyi değil. Kaza geçirmiş, terkedilmiş, aç kalmış sayısız kedi ve köpek almak zorunda kaldık sokaktan. Bu duyulunca, insanlar yaralı atlarını, eşeklerini kapımıza bağlamaya başladılar. Hepsini sahiplenemeyiz, hepsini iyileştiremeyiz. Bu hayvanlar duygusal olarak da yaralanmış oluyorlar. Korkmuş ya da insanla bağını kaybetmiş hayvanlar için zamanın ve sabrın iyileştirici gücünden başka tutunabileceğiniz bir şey yok.” 

8. Durak: Karakazan Kanyonu

Muhtara küçük köpeği teslim ederken, beklediğimiz son grup; Ezgi ve ekibi de buluşma noktamıza geliyor. Artık tamamız, defne yaprağı hasadı için Karakazan Kanyonu’na yola çıkıyoruz. Kanyonun ismini köylülerden duyduk, buraya gelirken bile biraz kayalara tırmanmak gerekiyor. Sonra bir geçitle kanyonun girişi usulca aralanıyor. Oyuklardan ilerliyoruz, sessizlik serinliğe karışıyor. Yanı başımızdan önce bir baykuş, arkasından bir diğeri süzülerek geçiyor, kanat sesleri kayalarda yankılanıyor. Bu geçit, büyüleyici bir yer.

Karakazan Kanyonu, suyun şekillendirdiği derin bir vadi sistemi. Kaya duvarlar, günün büyük bölümünde güneşi engelliyor; böylece kanyon kendi mikro kliması oluşuyor. Bu serin ve nemli yapı, başta baykuşlar olmak üzere birçok kuş türü, sürüngen ve küçük memeli için doğal bir barınak.

Atölyesinde, bitkiler üzerine doğal ve geleneksel yöntemlerle çalışmalar yapan Ezgi, kanyonun içlerine saklanmış defne ağaçlarını gösteriyor. Ekip, dallara zarar vermeden, dikkatle yaprak toplamaya başlıyor. Toplanan her yaprak, Yarık Dağı’nın kokusunu, bilgisini ve zamanını içinde taşıyor.

Bu bölgede ticari defne toplayıcılığı yapılmaması gerekir” diyor Ezgi.

“Çünkü defne popülasyonu ciddi biçimde azaldı. Defne yaprağı toplamak için ağacın dalları balta, testere ya da orakla kökten kesiliyor, yere yatırılan dallardan yapraklar koparılıyor. Bitkiye büyük zarar veriyor bu.”

Etrafımızda sayısız bitki çeşidi var, bunların içinde gelir getirecek olanlar yağmalanmış, zarar görmüş durumda. Kesilip koparılıp hatta kökünden çıkarılmış halleriyle gördüğümüz kekik, adaçayı, laden ve geven gibi aromatik bitkiler aslında dağın sertliğiyle uyumlu, müthiş dayanıklı canlılar. Kayalıkların arasından boy verip toprağı tutuyorlar. İlkbaharda canlanan, rengarenk çiçeklenen bu örtü, yazın sararıp silinse de  kaybolmuyor. Dağın içinde geniş oyuklar, gölgeli kayalar var. Defne, kızılçam, meşe, keçiboynuzu, sandal, kocayemiş ve yabani zeytinler bu kayalarda tutunuyor. Bir kez daha susuzluğu konuşmak zorunda kalıyoruz, yarımadada suya ulaşmak kolay değil, bitkiler biliyor ki kış yağmurlarından sonra topraktaki su hızla çekilecek. Bu yüzden Yarık Dağı’nda yaşam çok derinlere kök salıyor.

Yeniden vadiye iniyoruz, Mars öne düşüyor. Az sonra kesik kesik havlamaya, telaşla kuyruk sallamaya başlıyor, etrafımızda sineklerin biriktiğini farkediyoruz. Umut’un kızı Rosa, korkuyla seslenip yol kıyısını işaret ediyor. Ölü hayvanlar var burada. Yolun bir tarafında koskoca bir yaban domuzu, tam karşısında bir at yatıyor, ikisi de silahla vurulmuş. Hepimiz öylece kalakalıyoruz. Bir gece evvel avcıları duyduğunu söylüyor Dünya. Silah sesleri kendi çiftliğine yaklaşınca bahçesindeki hayvanları için korkup “burada yaşayan var!” diye karanlığa doğru bağırmak zorunda kalmış. Aykut ve Anna da başlarını sallıyor, onlar da sık sık yapıyorlarmış bunu. Maalesef ben de konuya yabancı değilim, bölgede avcı çok ama zaman zaman, özellikle de yaban domuzu popülasyonu artıp çiftçiler şikayet etmeye başladığında sürek avları düzenleniyor. Özel izinle başka illerden, ilçelerden avcılar geliyor buraya. Kayalara, çalılara ateş edip domuz yerine, tilki, kedi, köpek ve at vuran çok oluyor. Sürek avlarından sonra ölü/yaralı çeşitli hayvanlar bulduğumuzu anlatıyorum onlara. Jandarmayı arayıp vurulmuş hayvanların olduğu bölgeyi bildiriyoruz. Hepimizin aklında geride bıraktığımız çocuklar, tırmanışçılar ve arıcılar… Dağın en kalabalık yürüyüş ve tırmanış rotasındaki vurulmuş hayvanlar hepimizi düşündürüyor.

Sonunda Mesudiye sırtlarına ulaşan patikanın başladığı noktadayız, bu son etap. Burada yürüyeceklere mutlaka rehber gerekiyor, sandal çalıları, yabani dikenler, sarmaşıklar, görüş mesafesini tamamen ortadan kaldırıyor.

9. Durak: Dağın Arka Yüzü

Saatler süren bir yürüyüşün ardından Zeynep’in arazisine vardık. Zor bir yerde, dağ-orman-kaya üçgeninde kendi emeğiyle kurduğu evinde, çocuklarla sanat çalışmaları yapan Zeynep, bir ressam ve heykeltraş. Burada bir yorgunluk kahvesi içip dağı seyrediyoruz. Bu kez ona sırtından bakıyor gibiyiz, dağın bu yüzü çok daha zor. Ağaçlar daha yaşlı ve yüksek, bitkiler ise inatçı ve sımsıkı görünüyor. Zeynep, yağmurların alıp götürdüğü taş duvarlarını anlatıyor bize. Yarık dağının komşuları burada yaşamanın ne kadar emek ve sabır istediğini bilerek dinliyorlar birbirlerini.

Yaşları, eğitimleri, yaşamları tamamen farklı bu insanların ortak noktası yaşama, doğaya duydukları sevgi. Daha kolay, daha rahat hayatları bırakıp buraya sığınmalarının nedeni bu. Oysa burada, sıradan şeyler için bile emek vermek, fazladan çaba sarfetmek gerekiyor; Yarık Dağı, düzgün araba yolları, marketler, hatta su ve elektrik bile vadetmiyor insana. Uyduların, şebekelerin pek çalışmadığı bir dünya burası. Yarık Dağı insanları için dağ ne veriyorsa o, ne kadar veriyorsa o kadar. Buralara da bir gün iş makinaları, yol ekipleri girer mi diye korkuyla birbirimize soruyoruz. Turizm ve rant baskısı, bütün doğal alanları tehdit etmiyor mu? Yarık Dağı’nın insanları suskunlaşıyor.

10. Durak: Geyikli Yurt

Gece, Geyikli Yurt’a döndüğümüzde; “Atlas için yüzlerce yolculuk yaptım” dedi Umut. “Onca tanıklık içinde beni en çok etkileyen, Sibirya’da, Hovsgöl’de katıldığım bir şaman ayiniydi. Doğum günüme denk gelmişti. O gece gölün ruhu, dolunayın ruhuyla buluşacaktı, bugün Yarık Dağı’nda, o ruhu yeniden içimde hissettim.”

20 yıllık deneyimli bir fotoğrafçı Umut, onu dinlerken Aykut’un bahçesinde oturmuş, geceyi seyrediyorduk. Geyikli Yurt, dolunayın altında pırıl pırıldı. Kulak kabartınca vadinin içinden, Dünya’nın köpeklerinin sesi geliyordu. Yıldızlar dolunayın önünden kaçışırken Mars birden kulaklarını dikti. Usulca “tilki” dedi Anna ve karanlığa doğru gülümsedi.